Tags

, , ,

Batıda, kıta Avrupa’sı ile Anglo-Saxon dünyayı ve hatta İskandinav ülkelerini ayıran temel faktörlerin başında sosyal devlet anlayışı ve kapitalizmin okunma şekli gelir. Temel soru; şirket kapitalizmi mi devlet kapitalizmi mi egemen olacak? Sermaye, kimin elinde toplanacak? Kesin olan, gelir ve refahın herkese dağı(tı)lmayacağıdır!

Gelir ve servet eşitsizliklerinin kökenlerini, sermayenin gücünün nasıl gittikçe arttığını uzun bir geçmişe dayanan verilerle ortaya koyan nispeten yeni bir etkili yayın (Piketty), özellikle de batıda ciddi ses getirmişti. Ancak, herkes sadece ilgi duydu! Çözümün ucunun bize dokunabileceği ihtimali bile korkutucu! II. Dünya savaşı sonrası dönemde, reel ücretler ise, genel fiyat seviyesindeki artışlara rağmen genelde yerinde sayıyor (Acemoğlu). Bir başka akademik çalışma (Mian ve Sufi), eşitsizliklerin ve artan hane-halkı borçlarının, modern ekonomileri, tüm zamanların en büyük krizlerinden birine nasıl sürüklediğini mikro verilerle ortaya koydu. Neredeyse tüm ekonomilerde paraları basan (ve çoğu özel) merkez bankalarının (dolayısıyla da onlarla iş yapan kodamanların) gücü sürekli artıyor (El-Arian). Pek oralı olmuş sayılmayız! Küreselleşme de, sadece küçük bir zengin azınlığın servetine servet katıyor (Stiglitz ve Rodrik).

Modern vergi sistemlerinin zengini nasıl daha zengin; fakirleri nasıl daha fazla fakirleştirdiğini de öğrenme fırsatı oldu (Saez ve Zucman); ancak, siyasette, yeni dönemin ulusal politikalarına etki etme hayalleri daha başlamadan bitti (Warren ve Sanders). Evrensel temel gelir gibi radikal öneriler ise, en iyi ihtimalle referandumlardan (İsviçre) geri dönüyor.

Ulusal boyutlarda dahi, siyahiler ile sarılar; beyazlar ile kızıllar; kuzeyliler ile güneyliler; doğulular ile batılılar arasında sürekli artan eşitsizlikler ve adaletsizlikler, sadece akademik çalışmaların, Hollywood filmlerinin ve iyi okuyabilme ayrıcalığına sahip olmuş bir gurup elitin istihdam edildiği birkaç STK’nın raporunun konusu olarak kaldı. Genç ve tecrübesizler arasında işsizlik de aldı başını gidiyor.

Pek de adil olmayan; fazlasıyla tuhaf işleyen modern düzen süre-geldiği gibi devam ediyor…

Ne modern minimum ücret ne adil vergiler ne de sosyal destek programları; yaşam standartlarını bir bütün olarak yükseltebilme fırsatı sunamadı henüz. Petrol ve doğal kaynak zengini (Norveç, Katar ve BAE gibi) veya tüm dünyanın zenginlerinin bankacılığını yapan (İsviçre) birkaç ülke dışında, bu olumsuz gidişatı değiştirebilecek yeni bir modern enstrüman geliştirebilmiş bir ülkeden bahsetmek zor.

Mevcut istisnaların da, kaynağı ve ayrıcalıkları bitince, sonları çok farklı olmayacaktır. Onlar da, tüketimlerini borç ile finanse eden, borç yükü sürekli artan ve adım adım uçurumun ucuna doğru sürüklenen toplumlara (Minsky) katılacaklardır.

Dinlerin, maddiyattan uzaklaştırarak; mutluluğa ve iç huzura kavuşturabileceği argümanına sığınan Tibet bir istisna olabilmiştir belki de…

Dünyanın geri kalanında ise;

Sosyal veya ekonomik alanlarda fırsat eşitsizlikleri devam ediyor. Aynı birikime veya aynı imkânsızlıklara sahip iki bireyin, fırsatlara erişimleri noktasında okyanuslar kadar engin, Mariana çukuru kadar derin farklılıklar olduğu kesin!

Popüler BLM ve Wall Street’i işgal gibi hareketlere, yeni dönemde, belki de her güne biri denk gelecek şekilde, örneğin ‘rekabette fırsat eşitliği’, ‘eşit yaradılışa eşit fırsat’, ‘eşit emeğe eşit ödeme’, ‘eşit vatandaşlığa eşit hak’ gibi yeni küresel hareketler ile adil düzeni aramak gerekecek…

Aynı zaman zarfında;

Modern demokrasilerin beşiği ABD’de, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde, (muhtemelen iyi bir avukat tutamayacak kadar düşük gelirli) 46 yaşındaki Afrikalı-Amerikalı George Floyd, adaleti ve güvenliği sağlamakla görevli; bunun için toplumun vergileri ile maaş alan bir polis memuru tarafından, herkesin gözü önünde, dakikalarca boynuna basılarak, boğularak öldürüldü.

Dünyanın öbür ucunda; 59 yaşındaki bir gazeteci (Kaşıkçı); 2018 yılında, evlilik işlemleri için gittiği kendi ülkesinin başkonsolosluğunda, tüm dünyanın gözleri önünde, özel bir ekip tarafından; cesedi dahi ortadan kaldırılarak öldürüldü, yok edildi.

Bu mikro örnekleri, 2014’teki Eric Garner ve 2012’deki Trayvon Martin cinayetleri ile uzatabilirsiniz…

İktidar ve güç hırsı, üstün kalabilme kaygısı, sermayeye hükmetmeye devam etme hevesi, fırsatlara sadece kendi aileleri veya ayrıcalıklı grupları hâkim olsun diye verilen savaş; gelir ve refahı paylaşmak zorunda kalma endişesi insanlığımızdan utandırıyor.

Onu iyi öğrendik!

Daha 1-2 yüzyıl öncesine kadar, dünyanın önemli bir bölümünde; sahipsiz, güçsüz kalmış ve bırakılmış insanların bedenleri, özgürlükleri, gelecekleri ve kaderleri kölelik sistemi ile ‘kurumsal ve yasal bir kimlik’ altında ve genel kabul ile ellerinden alınıyor; okyanus ötesinde veya eski kıtada sermayeyi yöneten elitlerin insafına ve tasarrufuna bırakılıyordu.

Entelektüel tartışmaların, günlük sohbetlerin, kültürel okumaların, kafe tartışmalarının, kanka atışmalarının, tatil yorumlarının; yeni tatil planlamaların ilk sıralarını süsleyen, tatillerde görmeye doyamadığımız, resimler çekerek sosyal medyamızı süslediğimiz, tişörtlerimize baskıladığımız; aksanımızı evirip-çevirerek öve öve bitiremediğimiz medeniyetin ve eserlerinin, şaşalı yapıların ve güzel şehirlerin hepsi, son birkaç bin yılda sömürülen, köleleştirilen, ötekileştirilen türdeşlerimizin emekleri, alin-terleri, cesetleri üzerine yükseltildi.

O kısmını konuşmak pek ilgimizi çekmiyor.  

Dahası,

4-5 yüzyıl önce Kızılderililerin; son 1-2 yüzyılda Afrikalıların tekrar sömürülmelerine, topraklarından edilmelerine umursamaz kaldık!

Suriye ve Myanmar’daki fakir Müslümanların son 10 yılda tanık olduğumuz dramları, birçok ülkede sadece bir göç sorunu olarak gündeme gelebiliyor…. İşlerinin elinden alınacağı korkusu, pastayı ve geliri paylaşmak zorunda kalma endişesi Hindistan’da, Yunanistan’da veya Macaristan’da insanlığımızdan utandırdı.

Üç dinin kutsal kenti Kudüs’te, Filistin’in geri kalanında veya Israil devlet sınırları içinde;

Para ile toprak satın alarak ve askeri güç ile topraklarını sürekli genişleten İsrail vatandaşları ile henüz geçerli bir vatandaşlığa sahip olamayan, zeytincilik gibi tarım ürünlerinde veya Coca-Cola fabrikalarında çalışmak dışında çıkış yolu ve ekonomik gücü olmayan Filistinliler on-yıllardır haksız bir rekabet içinde.

Dünyanın bir başka ülkesinde,

Kutsalları ve ulusal değerleri şahsi mülkümüz olarak sahiplenmek yetmiyor; onun verdiği gazla, kamuya ait vapura binerken, farklı bir dil konuşan insanları, itmeyi-kakmayı; bağırıp çağırmayı doğuştan gelen ilahi hak olarak benimsiyoruz.

Bugün de,

Emek vermeden sofralarımıza indirilen; oradan buradan ceplerimize, hesaplarımıza akıtılan paraların kaynaklarını sormayı unuttuk veya bilmek istemedik.

Tuhaf dünya… Fazlasıyla tuhaf…

Bu sorunların çoğunun temelinde, bugünün veya yarının maddi gelirlerini kendimize zimmetleyebilme arzusu yatıyor. Açgözlülük, insanoğlunun gözünü fazlasıyla karartmış! Her tarafta…

Birçok sosyal grubun temel insan haklarından dahi mahrum kaldığı; örneğin, dünyanın en zengin ülkelerinde, nüfusun hatırı sayılır bir kısmının hala sokaklarda yaşadığı ve sistemin tamamen dışında kaldığı; barınma ve gıda sıkıntısının, en temel sorun olduğu bir dünyada; çocuklarımız yaşama tutunmaya çalışacak!

Haksız ve acımasız rekabet, servet ve gelir adaletsizliği, yaygınlaşan yoksulluk, doğumdan-ölüme süren fırsat eşitsizliği; teknoloji, bilim ve iş yaşamındaki ilerlemeye rağmen hala birçok durumda düzeltilemeyen çalışma şartları, sosyal güvenceden tamamen mahrum çalışanlar… Aynı ülkenin iki farklı bölgesinde, uçuk iki farklı örnek bizi artık pek şaşırtmıyor…

Özellikle de en gelişmiş ülkelerdeki, bir tarafta asgari ücretle (bazen de altında) çalışmak zorunda kalan nüfusun önemli bir kısmı, diğer yanda asgari ücretin yüzlerce katı kazanan CEO’lar, üst düzey yöneticilerin olduğu çok uçuk farklar gösteren maaşlar…

Eğitim, sağlık, güvenlik ve sigorta gibi temel hizmetlere, özellikle de en düşük gelir seviyesine sahip grupların, eşit erişim hakkı; geliri nispeten yüksek işlere ve makamlara eşit erişim hakkı, işe yerleşimlerde liyakatin garanti edilmesi hala önemli, daha önemlisi temel sorunlar…

Örneğin, eşitsizliklerin sürekli arttığı ABD’de yapılan araştırmalar, aile gelirleri ile üniversitede okuma arasında güçlü bir pozitif ilişki olduğunu gösteriyor. Özellikle de Fransızların Anglo-Sakson diye tanımladığı ABD ve İngiltere (hatta Avustralya ve Kanada) gibi batılı ülkelerde, kaliteli eğitime erişimdeki eşitsizlikler daha yaygın. Bu ülkelerdeki, özel veya paralı eğitimin payı (%60’larda) da oldukça yüksek. Öte yandan, eşitsizliklerin daha sınırlı olduğu İskandinav ülkeleri ve kıta Avrupa’sında ise bu oranlar %10’lara kadar düşmekte.

Geliri yeniden dağıtacak sosyal refah uygulamaları bu yüzden önemlidir.

Ancak, ilerleme yolunda çok fazla yol alındığından bahsetmek zor. Örneğin, Batı dünyasının genelinde, II. Dünya Savaşı sonrasının 1940’larından, son liberalleşmenin başladığı 1970’lere kadarki süre zarfında, %60 ile %95’li seviyelere kadar çıkan gelir vergileri; üst gelir grupları için, bugün, %35 ile %60 seviyelerinde seyrediyor. 2008 krizi sonrası da ciddi bir artış söz konusu değil.

Modern uluslar, bu temel sorunlara pek çözüm bulabilmişe benzemiyor. Daha muhafazakâr görüşler ise, devletin denetleyici ve düzenleyici rolünün yanında; bireylere ve topluma da önemli sorumluluklar yükler.

Yeni dönemde bu alternatif bakış açısı mı daha baskın olacak? Devlet mi rolünü artıracak?

Salgın sonrası

Salgın sonrası dünya nasıl olacak?

Salgın sonrası yeni normal nasıl olacak?

Yeni normal, sosyal adalet, iktisat politikaları ve özellikle de sosyal refah devleti uygulamaları noktasında ne ifade ediyor?

Küresel salgın, sosyal refah uygulamalarının doğasını değiştirecek mi?

Ya da sosyal devleti tamamen yok mu edecek?

Sosyal devletler, kamu otoritesi olmanın verdiği ayrıcalıkla, elinde tuttuğu araçlarla sosyal ve ekonomik yaşama müdahale ederek; sosyal, kültürel, ekonomik gibi farklı alanlarda doğrudan veya dolaylı müdahalelerle adil düzenin etkin kılınmasını amaçlar. Sosyal adalet, fırsat eşitliği, adil gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, servet eşitliği, sosyal risklere karşı güvence ve iktisadi eşitliklerin sağlanmasında kritik roller üstlenirler.

Sosyal devlet, emeğin hak ettiği geliri alabilmesi, sürdürülebilir büyüme, kriz yükü ve risk paylaşımı, iyi işleyen yeniden dağıtım mekanizmaları, evrensel temel gelir, sosyal destekler, aşırı yüksek faiz ve haksız kazanç yasağı ve daha adil vergi sistemleri aracılığıyla; sosyal adaletin, fırsat eşitliği, adil gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, servet eşitsizliği, sosyal risklere karşı güvence ve iktisadi eşitliklerin sağlanmasını amaçlar.

Sosyal güvenlik, sosyal refah, sosyal hizmetler ve sosyal adalet gibi hedeflerin gerçekleştirilmesi için fayda sağlayacak sosyal politikalar; kültürel, sosyal, ekonomik ve hatta siyasal hakların elde edilmesi ve korunması noktasında devlete önemli görevler yükler. Bu da iktisattaki Keynezyen ekolün devlet merkezli yeni ekonomi modelini akla getirir.

Refah devletlerinin, liberal, sosyal demokrat veya muhafazakâr versiyonları gayet mümkündür. 17. yy’in İngiltere’si (Poor Law), 19. yy Almanya’sı (Bismark’ın sosyal güvenlik uygulamaları), liberal veya sosyal demokrat refah devleti uygulamaları noktasında önemli dönüm noktaları oldu. Sanayi devriminin endüstrileri de zaman içinde önemli kazanımlar sağladı.

Ancak, daha çok genç nüfus ve üretim faktörlerinden alınan vergiler üzerine yığılan sosyal demokrat ve liberal modelin refah devleti uygulamaları; nüfusun yaşlanması ve salgın sonrası gerileyen üretim derken, ciddi bir yara almış görünüyor. Devlet, bunu kompanse etmek için vergileri artırabilecek mi? Ya da zekât gibi alternatifler bu açığı kapatabilecek mi?

Türkiye Katılım Bankaları Birliği’nin (TKBB) 2019 verilerine göre, %99’u Müslüman Türkiye’nin yıllık zekât potansiyeli tam 55milyar $. İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (SESRIC) verilerine göre de İslam ülkelerinin yıllık zekât potansiyeli de tam 10 trilyon dolar.

Sosyal ve ekonomik adaletin bir nebze sağlanması noktasında, bu potansiyelin pek de etkin çalışmıyor oluşu da ayrı bir sorundur. Telkin ve yönlendirmeler, dini yükümlülükler veya manevi huzur, geçen yıllar olduğu gibi, bu trendi pek değiştirecek veya bu potansiyeli harekete geçirecek gibi değil.

Belki salgın, bu eşitsizlikleri tekrar düşünme fırsatı verir…

Salgın sonrasının yeni dünyası nasıl şekillenecek? Devletin rolü artacak mı? (Stiglitz ve Keynez) Yoksa, devlet, her şeyi görünmez bir ele mi bırakacak? (Smith ve Hayek) Devlet, vatandaş ve piyasa yeni bir toplum sözleşmesine mi ihtiyaç duyacak? (Stiglitz ve Rousseau)

Salgın sonrasının yeni normali;

Evrensel temel gelir, daha adil vergi sistemleri, adil gelir dağılımı, fırsat eşitsizliklerini giderme; sosyal refah, sosyal adalet, sosyal hizmetler ve sosyal güvenlik noktasında atılacak adımları, daha genel anlamda da yeni dönemin sosyo-ekonomik politikalarını nasıl değiştirecek hep birlikte göreceğiz.

#SosyalAdalet #SosyalDevlet #RefahDevleti #AdilDüzen

Advertisement