Cumhurbaskanligi416 Nisan’daki halk oylamasında oyum EVET olacak elbette. Ancak, Başkanlık sisteminin ‘Türk’ tipine dönüştürülmesinin eksikliklerine ve beraberinde getireceği olası sıkıntılara da hazırlıklı olmak gerekiyor. Başkanlık sistemine geçiş tam istenen ölçüde olmadı ancak; eskisinden daha iyi bir yürütme erki oluşacağı kesin.

Şüphesiz, MHP’nin tutumu, bu değişiklikleri zorunlu kıldı. Ancak, şartlar zorlanarak; olması gerekenler yapılabilseydi, halkın ciddi teveccühü ile sorunsuz uygulamaya geçirilebileceği inancındayım. 2001’de, iktidardan olmak pahasına, ülkeyi koalisyon belasından kurtaran MHP ve lideri Bahçeli, bu defa Başkanlık sisteminin ‘Türk’ tipi olmasında direterek doğru mu yaptı emin değilim.

Bu noktadaki temel kaygım, kendimize özgü bir model adı altında, içinden çıkılmaz kurallar, kanunlar ve yönetmeliklerle bürokrasinin ve sistemin işleyişinin tekrar yokuşa sürülmesi olasılığıdır. Yani, ‘Türk’ tipi Başkanlığın, ‘Türk’ tipi tartışmalar ve iç çekişmelerin bir parçası olması kaygısı… Türkiye’deki sistemin de, ABD gibi batılı ülkelerde yüzyıllardır tecrübe edilmiş tam kuvvetler ayrılığına dayalı modern bir başkanlık sistemi olmasını destekledim. Yazılarımda da hep Cumhurbaşkanlığı yerine başkanlık sistemine vurgumun temel sebebi de budur.

Bu anlamda da, Cumhurbaşkanlığı sistemi, daha önce de belirtildiği gibi, diğer başkanlık sistemleri gibi bir nebze siyasetteki ve siyasi isleyişteki bir kurumsallaşmadır. Siyasetçi ile bürokrat ilişkileri, devlet başkanı ile milletin temsilcisi milletvekilleri arasında ve siyasetçi ile devletin diğer organları arasındaki ilişkiler için bir yeniden düzenlemedir.

Dünden bugüne…

1876’daki Kanun-u Esasi ile ilk yazılı anayasamızı elde edeli çok zaman geçti. Mülkiyet hakkı, hukukun üstünlüğü ve yaşam hakkı gibi temel noktalarda çok yol yol alındı. Yazılı anayasa, kanun ve sözleşmeler noktasında, eksiklerimizi önemli oranda kapattık. Ancak, gelinen noktada, yepyeni bir Anayasa kaçınılmaz bir ihtiyaç oldu. 1982’de, Parlamenter sistemin içine, yarı-başkanlık sistemi eklenmişti. Şimdi ise tam başkanlık sistemine geçiş için bir fırsat yakalandı. Burada asıl meselenin, yetkiyi kullanan ve o yetkinin sınırlarını çizenin farklı kişiler olması gereğidir…

Başkanlık sistemi tartışmaları, Türkiye’de, Özal döneminden bu yana sürekli konuşulan bir konu… Özellikle de sağ tandanslı partiler, konuyu hep gündemde tuttu. AK Parti iktidarının ilk döneminden bu yana da konu tekrar ülke gündeminin önemli tartışma konularından biri oldu. Dolayısıyla, bu tartışmalara ve artı-eksilerine pek de yabancı sayılmayız…

2001’de ise konuya tam aşina olduk. Bir karanlık Çarşamba günü halkın seçtiği bir Başbakan’a; atama ile göreve gelen bir Cumhurbaşkanı’nın anayasa kitapçığı fırlatması; ülkeye, tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşatmıştı. Ülke yönetimindeki çok başlılık, teoride iyi düşünülmüş olsa da, bizim gibi politize olmuş ve üretilen pastanın da nispeten küçük olduğu toplumlarda hararetli tartışmalar ve kavgaları da beraberinde getirir.

Koalisyon dönemlerinin bu ülkeye çok şey kaybettirdiği herkesin malumu… Politik istikrarsızlık, onun devamı niteliğindeki kurumsal yozlaşma ve ekonomik çöküntü, bu ülkeyi ve bölgeyi, geçmişte, dış güçlerin oyun sahasına çevirdi. Sağlam bir irade, ciddi bir iktidar olmadıkça, batının ve bu coğrafya üzerinde farklı emelleri olan menfi güçlerin bu ülke ve topraklar üzerindeki emelleri ve hevesleri asla son bulmaz.

Başkanlık sistemlerinin en belirleyici özellikleri, katı bir kuvvetler ayrılığı ilkesi, siyasette ve ülke yönetiminde istikrar, dinamik ve müzakereye açık bir siyasi iradedir. Sistem, bir anlamda, tüm yetkileri birine verme ve akabinde de işleyiş ile ilgili tüm sorunlarda hesabı da yine ona sorma üzerine kuruludur. Bu yüzden de, hesap verebilir otoriteler kurma ilkesine dayalıdır. Bu açıdan da, kurumsal kaliteyi ve sorumluluğu yeniden düzenleyen önemli bir adımdır.

Bugüne kadarki sessiz devrimlerin kalıcı bir düzene kavuşması, Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında ülkemizin bütün demokratik kriterlerde dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasına girmesi için yeni bir anayasa, yeni Türkiye’nin en temel taşıdır. Başkanlık sistemi, ülke yönetimine dinamizm getirir. Daha dinamik ve hızlı işleyen bir bürokrasi ve idare anlamına gelir. Karar alma mekanizması ve içeride ve dışarıdaki gelişmelere reaksiyon hızı daha yüksektir. Doğrusu, böylesine büyük, renkli ve sorunlu bir bölgede yaşayan bir ülkede karar alma merciinin dinamik olması da bir zorunluluktur.

Bu sayede, koalisyonlara ve içten pazarlıklara son verilecek, tıkanmaların aşılması (atamalar gibi) kolaylaşacaktır. Ülke, bir anlamda, profesyonel bir şirket gibi yönetilecek. Hızlı karar alma mekanizmasının işlemesi sağlanacak; Ülke yönetiminde çok sesliliğin ve siyasi karmaşanın önüne geçilecektir. Karar mercii tek biri olduğu taktirde; karar alma mekanizması da güçlenecek ve daha seri ve hızlı kararlar alınması sağlanacaktır.

Kurumsal kalite…

Diğer yandan, kuvvetler ayrılığı ilkesi daha iyi bir uygulama alanı bulacak. Yasama ve yürütme organları birbirinden tamamen bağımsız olacak. Mevcut durumda, halkın seçtiği iki kişi (Cumhurbaşkanı, Başbakan) de seçimle görevde. Bu durum karışıklık oluşturuyor. İki başlılık bu sayede ortadan kalkmış olur… Doğrudan halk tarafından seçilecek bir başkan, tek lider ve çok daha güçlü olur.

Uygulamada, başkanlık sistemleri çoğunlukla ikili bir politik sistemi teşvik ederken, parlamenter sistemde çok renklilik ve karar verme yetisinin zayıflaması sonucu çıkar… Halkın seçtiği birinin yetkileri daha fazla olmalı: halkın talepleri ve istekleri doğrudan uygulamaya geçecek. Ancak, Başkanlık sistemi, rejim değişikliği anlamına gelmiyor. Siyaset ve devlet yönetimine işlerlik kazandırılıyor. Yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ve bunların diğer alt ve yan birimlerle ilişkileri yeniden düzenleniyor. Herkes, asıl işi olan konularla ilgilenmeye zorlanıyor.

Yasama (meclis) ve yürütme (hükümet) organlarının ayrı ayrı doğrudan halk tarafından seçildiği; dolayısıyla da birbirlerine karşı herhangi bir sorumluluk veya vicdani yükümlülük hissetmedikleri bir yönetim biçimidir. Her iki organ da doğrudan halka hesap verir ve oy veren halka karşı sorumludur. Bu anlamda, parlamenter sistemin önemli eksiklerinden biri; mecliste çoğunluğu elinde bulunduran güçlü bir siyasi irade, hem yürütme, hem yasamayı ve hatta zaman içinde yargıyı da kolaylıkla denetimi altına alabilir.

Yargının bağımsızlığı ilkesinin yanına tarafsızdır ilkesi de ekleniyor. En çok ihtiyaç duyduğumuz kısımlardan biri bu sanırım. Bu sayede, yargı daha güvenilir olacak ve kurumsal kalite de artmış olacak. Kurumsal kalite anlamında, kamu kurumlarında, geçmişte en ciddi sıkıntı yaşadığımız noktalardan biri bu idi.

Mevcut durumda, yönetimde istikrarı sağlamak için getirilen; ancak, zamanla, ülkemin kaderi haline gelen, tüm yönetici ve adayların, doğrudan parti merkezlerinde seçilmesi talihsizliği de adım adım aşılmış olacaktır. Seçim barajı gibi uygulamalar da muhtemelen adım adım tarihe karışacak…

Bitirirken;

Türkiye özelinde, 2001 yılında, Sayın Bahçeli kendi iktidarı pahasına, bu ülkeyi seçime götürerek; koalisyon kabusunu ülkenin sırtından almıştı. Çok şükür ki, o günden bu yana Türkiye, tek parti iktidarları ile ekonomiden siyasete; turizmden ticarete her alanda ciddi yol kat etmektedir. Bu ivmenin devamı ve kalkınma hamlesinin tamamlanması için; eksikleri olmakla birlikte bu yeni öneriye EVET diyeceğim. O yüzden de, ‘yetmez ama evet’ diyorum.

Doğrusu, böylesine hareketli, büyük, renkli ve sorunlu bir bölgede yaşayan bu ülkede karar alma merciinin dinamik olması bir tercih değil zorunluluktur. Kaldı ki; Başkanlık sistemi ile birlikte gelecek daraltılmış bölgeler sistemi gibi yeniliklerin ve muhtemelen kaldırılacak seçim barajlarının da demokratik siyasetin etkinliğini artıracağı kanaatindeyim.

Advertisement